Benim Blog

WhatsApp_Görsel_2023-07-05_saat_17.02.15-removebg-preview

Merhabalar sevgili okurlar,
usta sanatçı Ruhi Su bundan 36 yıl önce aramızdan bedenen ayrıldı.
Kendisini saygı, sevgi ve özlemle anıyorum.
1996 yılında kendisine yazdığım ve Kervan dergisinin 63. sayısında yayınlan aşağıdaki
“Mektup”u günün anısına sizlerle paylaşıyorum.
Aşk ile.




Ruhi Su’ya Mektup

“Türkü söylemek
benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı Türkü söyleyerek yaşadım. Ne
onlar beni aldattı, ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyorum,
çiçekleniyorum…” (Ruhi Su)

Sevgili okurlar,
bu sözcükleri Ruhi Su’dan okuduktan sonra bize söyleyecek, pek bir şey kalmıyor.
Bir insan, bir duygu adamı, bir sanatçı; ancak kendisini bu denli sade, bu
denli yoğun, bu denli güzel anlatabilir. Bunun içindir ki, bizlere söyleyecek
pek bir şey kalmıyor.

Daha önceleri de
bu sayfalarda Ruhi Su’yu anlatmaya çalıştık (çalıştık diyorum çünkü Ruhi Su’yu
anlatmak tam anlamıyla mümkün değil.) Nerede doğduğunu, eğitimini ve kısmen de
dünya görüşünü genel hatlarıyla sizlere aktardık. Onun için bu kez Ruhi Su biyografisini
yazmak gereğini duymuyorum. Ve istiyorum ki bu defaki yazım Ruhi Su’ya kısa bir
mektup olsun.

***

Sevgili Ruhi Su;
aramızdan ayrılalı tam on bir yıl oldu. On bir yıl değil de sanki dün gibi
taptaze, dipdirisin yüreğimizde. Ölüm, yok olmay1 ifade eder. Senin hücrelerin-Türkülerin-yok
olmak bir yana, hala capcanlı ve düşmanlarının inadına yaşıyor.  Onun içindir ki, ölüm, senin için bir anlam ifade
etmiyor. Seni ölümcül hastalığın pençesinde yaşam mücadelesi vermeye iten ve
bedeninin aramızdan ayrılmasını “sağlayan” o günkü zihniyet bugün daha da
katmerlenerek binlerce insanı ölüme taşımaya devam ediyor. Sanatına, söylediğin
türkülerine sansür o gün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Bu da boşuna değil.
O gür sesinde yükselen halkın türküleri, bugün de korkutuyor onları. Ve bir şey
daha var onları korkutan: Mezar taşın… Öyle ki, yaşarken sana yapamadıklarını, yapmaya
cesaret edemediklerini mezar taşına yapmaya çalışıyorlar. Korkuları, öfkeleri dinmemiş
olacak ki mezar taşını kurşunluyorlar.

Hem bunları niye anlatıyorum
ki sana, sen onları bizlerden daha iyi tanıyordun. Zaten başka ne beklenir ki
onlardan. Söylemek istediğim sadece, o günden bugüne bu topraklarda değişen pek
bir şeyin olmadığı…

Açlıktan, sefaletten
ölen çocuklar, yargılı-yargısız infazlar, faili belli cinayetler, vurgunlar,
talanlar her şey ama her şey bir kat, belki daha da fazlasıyla 2000’lere girdiğimiz
şu günlerde aynen devam ediyor. Analar, tutuklu evlatları için cezaevleri
önünde; Analar, kayıp çocukları için meydanlarda; Analar, faili bilinen ölümler
için mezarlıkta; Analar…

Evet sevgili Ruhi
Su, anaların gözleri hala yaşlı. Tıpkı 77 Mayıs’ında, 12 Eylül’lerde olduğu
gibi.

İşte, durum bu
sevgili Ruhi Su. İnan, içini karartmak istemezdim.

Gönül isterdi ki
sana, çocukların ekmek bulduğu, gençlerin okuyabildiği, çalışanların insanca
yaşayabildiği ve anaların gözlerinin güldüğü bir dünya anlatayım. Ama ne yazık
ki, ne seni ne de kendimi kandıramam.

Sana iyi-güzel şeylerden
bahsedemediğim için beni bu defalık affet. “Karanlık bir gecenin sabahı mutlaka
ışıktır.
” Birgün, SABAHIN SAHİBİ sorduğunda ışık doğacak. İşte o gün
beklediğin sözcükler arka arkaya dizilip sana dek uzanacaktır.

Ahmet Koçak, Kervan, Sayı: 63, Eylül-Ekim 1996

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir