Benim Blog

WhatsApp_Görsel_2023-07-05_saat_17.02.15-removebg-preview

Bekir Güven, 3 Ocak 1966 Şanlıurfa,
Siverek’te dünyaya geldi. Bekir Güven’in hayat hikayesinin devamını Bekir ve
Rukiye’nin 17 Ekim 2021 tarihinde “
Mezopotamya Ajansı”na verdikleri demeçte okuyalım:

“Güven,
6 yaşındayken ailesi Aydın Söke’ye yerleşti. Güven ile eşi Rukiye Güven 12
Eylül 1980 askeri darbesi döneminde Türkiye Komünist Partisi’nde (TKP) mücadele
ederken, tanıştı. Güven, 12 Eylül askeri darbe döneminde 3 yıl cezaevinde
kaldı. Rukiye Güven, tanışmalarını şöyle anlattı: ‘O dönem TKP üyesiydik,
ikimizde cezaevine girdik, emniyette tanıştık. 1987’de evlendik. Cezaevinden
çıktıktan sonraki süreçte demokrasi mücadelesi içinde yer aldık. 1991 yılında
Mersin’de yaşadığımız dönem orada tutuklandı. Malatya Cezaevi’ne gönderildi.
Malatya Cezaevi’nde 1 yıl yattı.’ (…)

Eşinin
birçok tarihi olaylara tanık olduğunu aktaran Güven, ‘12 Eylül darbesinden
sonra 1984’te cezaevlerinde yaşanan açlık grevlerinin tanığıdır. 1989’da
İstanbul’a yerleştik, sendikal faaliyet çalışmalarında yer aldık. Gazi Katliamı
ve Sivas Katliamı’nın da tanığıdır. Türkiye’yi büyük değişimlere çeviren
olayları birebir yaşadık’ diye konuştu.

Ekonomik
nedenlerden dolayı 2000 yılında aktif siyaseti bıraktıklarını belirten Rukiye
Güven, 2006 yılında Eskişehir’e yerleştiklerini burada kitapçı dükkânı
açtıklarını söyledi. 2015 yılında HDP’de aktif çalışmaya başladıklarını ifade
eden Güven, ‘Düşüncemize en yakın HDP geliyordu, demokratik mücadele alanı
olarak HDP’yi görüyorduk. Eşimin hastalığı ilerleyince faaliyetlere katılamadı
ben katılmaya başladım’ dedi. (…)

Açılan
dava hakkında yaşadıkları süreci de anlatan Güven, ‘Bu soruşturma 2015’de
başladı, sosyal medyada paylaşılan bir habere yorum yaptığı gerekçesiyle.
Ayrıca dosyanın içinde kendi paylaşmadığı yorumlarda vardı. ‘Biji PKK, biji
YPG’ paylaşımları yaptığı iddia edildi. Eşim hukuksal sürece hâkim olan biri,
suç teşkil eden paylaşımlar yapmaz. Biz bunu mahkemede ispat edemedik ve
araştırılmadan 22 ay 5 gün ceza verildi. Mahkemede görüntülü duruşma talep
ettik, hâkim kendisini gördü hastalığı ile ilgili bilgiler sordu. Hâkim bize
ceza vereceğini fakat erteleyeceğini söyledi. 24 Kasım 2017’de cezası
onaylanıyor fakat bu avukatın gözünden kaçıyor, haberi olmuyor. Ocak ayında
çağrı kâğıdı geldi. Başvurduğumuz hiçbir yerden yanıt alamadık, onaylanmış cezanın
geri dönüşü yok diye. O süreç içerisinde sinir, stresten hastalığı daha fazla
ilerledi.’(…)

Eşi
Bekir Güven’in yüzde 98 engeline rağmen tutuklandığını dile getiren Güven,
sonrasında yaşananlara dair ise şöyle konuştu: ‘20 Eylül’de Eskişehir Ceza İnfaz
Kurumuna götürüldü, cezaevine ilk girdiğinde tek kişilik hücreye kondu, sadece
yatak vardı. Yemeğini tek başına yiyemiyordu. Sesini duyurmak için kapıya dahi
vuramadığını, tuvalete gidemediğini, banyosunu yalnız yapamadığını söyledi. İnsan
Hakları Dernekleri, baro ve sosyal medya kampanyası müdahalesiyle hastaneye
yatırıldı. Orada biraz rahatladı. Ben refakatçisiydim. İstanbul Adli Tıp
Kurumu’na (ATK) ambulansla gideceği söylendi fakat ring aracı ile götürüldü.
ATK bugün değil yarın gelin deyince gece 3’te ring aracı ile İstanbul’a
götürüldü.’ (…)

Konuşmakta
zorlanan Bekir Güven ise yaşadıklarına dair şu sözleri sarf etti: ‘Ben yaşadım,
hasta tutuklular için uygun değil cezaevleri. Derhal hasta tutuklular serbest
bırakılmalı, heyete çıkarken polislerden biri bana kelepçe takmaya çalıştı,
hayatımın en kötü 3 günüydü.’

Eşine
yapılanlarını vicdansızlık olarak nitelendiren Rukiye, ‘Biz insan hakları
konusunda yıllardır mücadele ediyoruz. Bekir’e yaşatılanların haksızlık olduğunu
bunun vicdana sığmadığını biliyoruz, bunu vicdan çürümesi olarak
değerlendiriyorum’ diye belirtti. (…)

Bekir
yoldaşımız, sinir sisteminin temel elemanı nöronları hedef alan hareket kaybına
neden olan, Huntington hastalığına yakalandı. Hastalığından dolayı hareket
kabiliyetini yitirdi, hayatının son dönemlerini yüzde 98 engelli olarak yaşadı.

Bir kız, bir
erkek iki çocuk babası Bekir Güven, 16 Haziran, Perşembe geçesi, saat 23.30’da hayata
gözlerini yumdu.

Bekir
Güven namı diğer Seyit yoldaşımızı, 18 Haziran Cumartesi günü öğlen saatlerinde
yoldaşlarının, dost ve akrabalarının katılımıyla Eskişehir’de Asri mezarlığında
sonsuzluğa uğurladık.

Eşi Rukiye,
Bekir’in ebedi mekanına yatırıldıktan sonra, sosyal medyada duygularını şöyle
paylaştı:

“Uğurlar olsun sevgilim, babamız, mücadele arkadaşım
yoldaşım, eşitim, belalım benim, uğurlar ola… Benimle 35 yılı paylaştın, tek
kelimeyle harikaydı. Dünya tatlısı meyvelerimiz, evlatlarımızla güzel bir 35 yıl.
Evlatlarını, beni merak etme, sen onlardasın, senin mekânın hep gönlümüzde
olacak, biz toprağa karışana kadar. Çok çok güzel anılar ve dostlar biriktirdik
35 yılımızda. O dostlarımız yoldaşlarımız bugün hepsi yanımızdaydı güçlüydük. Anılarımızda
yaşayacaksın. Uğurlar ola. Seni seviyorum.”

Yoldaşımızın
devri daim, mekânı gönüller olsun.

*************

2013 yılında yayına
hazırladığım “Onlar Işık Oldular” kitabımda Bekir yoldaşım ile yaptığım
söyleşiyi, anısına paylaşıyorum.

27 Haziran 2022, Küçükkuyu


BEKİR DELİBAŞ
*

2 Temmuz 1993 tarihinde Türkiye insanlık tarihinin vahşet günlerinden birini
yaşadı. Siz de bu günlere tanıklık edenlerdenseniz. Bize o gün yaşamış
olduğunuz vahşet anlarını anlatır mısınız?

Aradan tam on yıl geçti. O gün orada olan çocuklarım, bugün benim boyumda.
“Sivas olaylarını yaşamış” olmak büyük bir onur. Ne diyeceğimi, nasıl başlayacağımı
bilemiyorum.

Bir Temmuz günü başlayan ve üç gün sürecek etkinliğe, Kervan dergisinin İstanbul temsilciliğinin görevlisi olarak gittim.
Yanıma eşimi ve çocuklarımı da aldım.

İçeriği, katılımı ve düzenlenişi ile çok güzel bir kültür şöleni yaşayacağımızı
umarak, İstanbul’dan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin otobüsleriyle şarkılarla,
türkülerle, semahlarla yola çıktık. Sivas’a vardığımızda, tüm yolcular birlikte
Buruciye Medresesine indik.

Biz Türkiye Komünist Partililer, her zamanki disiplin, dikkat ve örgütlülüğümüz
içinde yayın standının kurulmasına başladık. Kervan standının yanında Eğit-Sen’in standı vardı. Stand başında yazar
dostlarımız Battal Pehlivan, Lütfi Kaleli, ozan dostumuz Dertli Divani ve daha
nice dostla sohbet ettik.

Bir polis şefi ve ekibi, bizim yayın standımızda bulunan TKP Sekizinci. Kongre Kararları ve TKP Programı adlı kitaplarını toplamak
istedi. Biz direndik, bu kitapların toplanamayacağını, yayınlandığı bölgede
valiliğin, savcılığın onay-izninden geçtiğini anlattık. Tartışma bir buçuk saat
sürdü. Sonunda standın başında bir ekip bırakıp, bir iki örnek kitapla merkezlerine
gittiler. Biraz sonra kitapların yasak olmadığını belirterek getirip, geri
verdiler. Tüm bu olay, polisin mahkemeye delil olarak sunduğu video
kayıtlarında bulunmaktadır.

Bu arada yayın standımıza sözlü sataşmalar oluyordu. Siyasal kimliği ve
tutumu en duru standlardan biri olduğu için devlet ve yobazlar tarafından hedef
alınıyor ve tacize uğruyorduk. Birinci günün akşam üzeri Sivaslı gençlerden
aldığımız duyumlar ve sözlü saldırılar bizi epeyce germişti. Bir saldırı olur
diye yoldaşları tuvalete bile tek başına göndermez olmuştuk. Gece yayın standının
başında kalabalık olarak kalmayı planlamışken, bir saldırı gerekçesi yaratmayalım
diye Ali Baba mahallesine, dostların evlerine gittik.

Birinci günün akşamı yaptığımız değerlendirmede, aldığımız duyumları yan yana
getirdiğimizde devlet ve şeriatçı ve faşist güruhların birlikte davrandığını
anladık. İkili, üçlü gruplar halinde dolaşan şeriatçı-faşistler, eli telsizli
polislerle kırk yıllık arkadaşmış gibi selamlaşıyorlardı.

Birinci günün akşamı kapalı salondaki etkinliğe, başımıza bir çorap örüldüğü
endişesini taşıyarak gittik. Orada Edibe Sulari ve Nesimi Çimen ile sohbet
ettik. Sonra konuk kalacağımız evlere çekildik.

İkinci gün, kara gün, yaslı gün, sabah erkenden uyandık. Planladığımız
işlerimizi takibe koyulduk. Önce ilk gün Buruciye Medresesi’nin önüne kurduğumuz
yayın standımızı, yoldaşlarla birlikte Kültür Merkezinin önüne taşıdık. Kültür
Merkezinin önü arı kovanı gibiydi. En az on beş, yirmi standın olduğunu
hatırlıyorum. Saat onu geçmişti.

Nedense bir berber aramaya çıktım, buldum ve tıraş oldum. Geri döndüğümde
saat on ikiyi geçiyordu. Bu arada bir sivil polis geldi. Bir provokatör müydü
yoksa demokrat bir kişi miydi, anlayamadım. Hızla, bir gösteri hazırlandığını,
bildiri dağıtıldığını ve hazırlık olmamızı söyledi ve kayboldu.

“Müslümanlar” diye başlayan bir bildiri dağıtılmıştı. Bizleri, Müslüman
mahallesinde salyangoz satıcısına benzetmişlerdi. O sırada Dertli Divani geldi,
görüş alış-verişinde bulunduk. Sonra Kervan
dergisinin yayın yönetmeni İsmail Yıldırım geldi, polisin aktardıklarını
doğrulayan bilgiler illetti. Çarşıda işlerin karışmakta olduğunu söyledi.

Kültür Merkezinde Arif Sağ konseriyle “Medya ve Emperyalizm” paneli
yapılacağı için çevremizdeki kalabalık artıyordu. Beş, altı polis arabası
geldi. Yayın standımız, yıkılan ozanlar anıtının tam önünde ve sıranın en
başındaydı. Sağımızda polisler, solumuzda diğer stantlar vardı. Saat biri
geçiyordu.

Hazırlıklarımız tamamdı, ek tedbirler aldık. İsmail Yıldırım yoldaş otele
gidip, geri geldi. Kalabalığın toplandığını ve şehirde tur attıklarını söyledi.
Uğultuyu duymaya başladık. Sesler yaklaşıyordu. Ortalık ana baba günü gibiydi,
çocukların, kadınların huzursuzluğu arttı. Oğlumu ve eşimi Kültür Merkezinin içine
soktum. Onlar da birinci kata çıkmışlar.

Bizim tarafta koşanlar, toparlananlar, hareketlenenler oldu. Sağımızda beş
adet içi dolu resmi araba, üç dört tane de sivil araba vardı. Uğultu
yaklaşıyordu. Yoldaşlarla konuşup, demir çubukları alıp, standın önüne geçtik.
Bazıları standı bırakıp çekilelim diyor. Ama kararımız kesin, şeriatçılara
geçit yok.

Uğultu yaklaşıyor ve ne dediklerini seçmeye başladım. Biri “Tekbiiir” diye
bağırıyor, ardından kalabalık “Allah-ü Ekber” diye yanıtlıyordu. Aklımdan geçiyor,
“bak şunların yedikleri boka, çoluk, çocuk, kadın demeden insanların üstüne saldıracakları
zaman, Allah kelimesini kendilerine siper ediyorlar.” 

Geri çekilelim diyenler oluyor. Olur mu yahu, biz komünistiz. Özüm ve
benliğimle orada durmalıyım. İçim titremedi, çünkü bilincim bir yandan ölümün
adım adım yaklaştığın, öte yandan haksızlığa, zulme, insan olmama hakarette
karşı direnmek gerektiğini söylüyordu. Fareler gibi kaçışmak, neye uğradığını
şaşırmak bize uzaktı.

Aramızda polis arabaları var, onların gerisinde, on beş metre uzakta
kalabalık duruyor. Bin, bin beş yüz kişi var. “Her halde slogan atıp, bağırıp,
çağırıp defolup gidecekler” düşüncesi geçiyor kafamdan. Geri dönüp bakıyorum.
Bizim tarafta gençler, kadınları ve çocukları Kültür Merkezine sokuyor. Kafamı
kaldırıyorum. Karım Rukiye ve beş yaşındaki oğlum Seyit birinci katın penceresinden
bana bakıyorlar.

Yobazlara dönüyorum. O da ne? Polis arabaları aradan çekiliyor. Gözlerime
inanamıyorum. Polis, bizi ve Kültür Merkezindeki kalabalığı korumayı bırakıp,
çekiliyor. Devletçiler, Atatürkçüler, liberaller, Birinci ve İkinci Cumhuriyetçiler,
Müslüman Demokratlar dinleyin beni: Polis, katliam yapacak bu kalabalığın
önünden çekiliyor.

Ne oluyor demeye kalmadan, saldırıyorlar. “Ömrümüz buraya kadarmış” deyip,
üzerime gelen, sakallı, uzun boylu gence, demir çubuğu indiriyorum. Öfkeden nasıl
bir güçle vurmuşsam, altı yedi metre geri gidip düşüyor. Başkaları üzerime geliyor.
Demirimi birkaç kez daha vurabiliyorum, ardından başıma bir taş geliyor.
Yıldızları sayıyorum, gözüm kararıyor.

Bordür taşları ve başka sopalar da yağıyor. Boşluğa kayıyorum, beynimde bir
şimşek çakıyor: “Düşmemeliyim” diyorum, can havliyle bir ikisini kucaklıyorum.
İri cüsseli olmanın faydasını görüyorum, kucakladıklarımla beraber savruluyoruz.
Silkiniyorum. Giysilerim parçalanıyor, düşüyorum ama silkiniyorum ve çevremdeki
on beş, yirmi kişinin altından çıkıyorum.

Bunca anlattıklarım, kısacık bir ana sığıyor. Nereye gittiğimi bilmeden
koşuyorum. Kolum kırılmış, demirim elimden düşmüş, başım yarılmış, elbiselerim
param parça, kan içindeyim. Yarı karanlıkta, yarı boşlukta gibiyim. Bir an
karanlık bir tüneldeyim ve her yerimi ısıran farelerden kaçıyorum sanıyorum.
Önümde kapısı açık bir araç görüyorum, ona doğru koşuyorum. Polis aracı… “Hadi
lan şerefsiz”i duyuyorum, yön değiştiriyorum. Bir binanın köşesini dönüyorum.
Birden yeniden kalabalığın içindeyim.

“Eyvahhh” diyorum “yine içlerine düştüm” ama tanıdık yüzler seçiyorum.
Dizlerimin bağı çözülüyor, etrafım sarılıyor. Bir nine boynuma sarılıyor, “ha,
Alim” diyerek ağlıyor. Gazeteciler ve kameralar var, birileri sorular soruyor.
Eşim ve oğlum yanıma geliyor. Oğlum Seyit, babasının yaralanmasına dayanamamış,
uzun bir sopa bulmuş, gençlerin arasına giriyor. Gençler tutup, annesinin
yanına getiriyor. Eşim ağlayarak kanlarımı temizliyor.

Ama direniş sürüyor. Ne komutanlar ortaya çıkıveriyor. Bir genci görüyorum,
“kola şişelerini getirin” diyor. Ekip kuruluyor, kola şişeleri geliyor. Yaşlı
biri, “hepimizi öldürecekler, içeri girelim” diyor. Gençler içeri girmeyi
ölümle bir tutuyorlar. Direniş olacak ve dışarıda olacak. Çatışma yeniden
başlıyor. Kola şişeler, sopalar, taşlar uçuşuyor. Bir, iki yoldaş başımda, beni
koruyor. Ortalık ana baba günü

Elim ve kolum ağrıyor, şişiyor, ama bilincim biraz açılıyor. “O kadar da
tıraş olduk” diye geçiyor aklımdan, kendime gülüyorum. Bir saat kadar süren
çatışmadan sonra katil sürüsü çekiliyor. Artık ayakta duramıyorum ve titriyorum.
Bir ambulansa bindirildiğimi hatırlıyorum, yanımda Devrim yoldaş var. Bir
hastaneye geliyoruz. Bir odaya alıyorlar ve yaramı pansuman ediyorlar. Film
çekildi mi hatırlamıyorum ama kolumu alçıya alıyorlar. Ama kırık yer çarpık
kaynamış…

Başka yaralılar geliyor. Hemşireler türbanlı, bize, “siz hangi taraftansınız”
diye soruyorlar. Devrim’e beni buradan uzaklaştır diyorum. Hastanenin başka bir
bölümüne gidiyoruz. Telefonla TKP Genel Sekreteri Yürükoğlu yoldaşı arıyorum ve
bilgi veriyorum. Hızlı bir değerlendirme yapıyoruz, direktiflerini alıyorum.

Hastaneye yeni yaralılar geliyor. Bu gelenler bizden mi, yoksa şer güçlerinden
mi? Partizan çevresinden iki arkadaşla karşılaşıyoruz. Direniş sürüyor diyorlar.
Birlikte bir taksi tutup çıkıyoruz hastaneden. Doğru Kültür Merkezine.
Direnişin sürdüğü duyulur da durulur mu? Katil sürüsü ikinci kez püskürtülmüş.

Yoldaşların arasındayım. “Güneşin sofrasındayız” dediği gibi Nazım’ın.
Tıraşlıyım, ancak pantolon bile ikiye ayrılmış. Eşim, çengelli iğne bulup,
parçaları tutturuyor. O zamanların gençlik modasına uygun, yırtık-pırtık
giyindiğimi söyleyerek dalga geçiyor. Ayrıca tıraşlıyım da!

Kültür Merkezinde cam çerçeve param parça. Ancak uğultu kesilmiş. İkindiye
mi gitmişler ne? Eşim ikinci çatışmadan sonra sakallı birisinin konuştuğunu
söylüyor. Belediye başkanıymış, “gazanız mübarek olsun” demiş. Sonra gruplar
halinde çekildiklerini söylüyor.

Kültür Merkezini boşaltmak üzere hazırlık yapılıyor. Önce yaralılar,
kadınlar ve çocuklar gidecek. Bir otobüs geliyor, ailece biniyoruz, Ali Baba
mahallesine yol alıyoruz. Kimin olduğunu bilmediğim bir eve iniyoruz. Ali Baba
mahallesini polis sarmış, “korumak için”miş!

Yoldaşların kararı Banaz’a gitmek. Olayları çapı üzerine başka bir bilgimiz
yor. Televizyon ve radyolar Sivas’ta olayların olduğunu, yaralılar olduğunu
söylüyor. Bir minibüsle Banaz’a yola çıkıyoruz. Banaz’da şenliğin üçünü günü başlayan
program var ya, ona katılacağız.

Minibüs nereleri dolaştı bilmiyorum. Bir ara beni koltukların arasına
oturttular, dışardan görülmemem için. Vücudumun her yanı ağrıyor, başım
dönüyor. Sivas ile Banaz arası bana dünyanın en uzun yolu gibi geliyor.
Dalmışım.

Uyandığımda köydeyiz. Kalabalık bir grup bizi karşılıyor. Avustralya’da
işçi olarak çalışan birinin evine konuk oluyoruz. Pir Sultan heykelinin önüne
gidiyoruz. Birden çok üşüyorum, titremeye başlıyorum. Bir çoban amca bana ter
kokan o güzelim montunu veriyor. Öyle bir ısınıyorum ki, sormayın. Yemek
yiyoruz.

Köyde bir gerginlik var. Gençler köyün çevresinde. Televizyon haberlerini
izliyoruz. Bir alt yazı geçiyor, Sivas’ta otel yakmışlar. Ardından Madımak
otelinin yandığı, üç ölünün olduğunu söylüyor. Gözlerimiz doluyor, kimse
kimseye bakamıyor. Utanıyorum, olamaz böyle şey, insanlarımızı yakmışlar.

Aradan on, on beş dakika geçiyor, bir alt yazı daha, yedi ölü diyor. Nedir
bu yahu? Demek Kültür Merkezinin önündeki çelik direnişi görünce, savunmasız
insanların olduğu otele gidip, yakmışlar. Bir alt yazı daha, on beş ölü. Bu
nasıl iş, insan olan bunu yapabilir mi? Artık dayanamıyorum. Dışarı çıkmak
istiyorum. Eşim de benimle geliyor. Ağlıyorum, ağlıyorum. Böyle bir acı
olabilir mi?

Nasıl onları yalnız bıraktık? Nasıl akıl edemedik? Hıçkıra, hıçkıra ağlıyorum.
İnsan olduğuma ağlıyorum. Başımdan geçenleri unutuyorum, Sivas’ta insanlar
yakılmış, insanlığa ağlıyorum. İnsanlarımıza ağlıyorum, çaresizliğimize,
yanlarında olup, onlara sahip çıkamadığımıza ağlıyorum.

Tekrar içeri dönebildiğimde, televizyonun verdiği ölü sayısı artmış ve
artmaya devam ediyor. Otuz ölü, otuz üç ölü, otuz beş ölü, otuz yedi ölü.
Başbakan olacak kadın çıkıyor, “vatandaş zarar görmemiştir” diye tarihi bir
beyanat veriyor.

Sonra hastane görüntüleri, yaralılar ve yanmış, boğulmuş cesetler. Semahçı
gençler, kalem tutan eller, saz çalan parmaklar. Daha dün, bu sabah görmüştüm
bazılarını. Hayatımın en kötü gününü yaşıyorum. Böyle bir acı olabilir mi?

Tepeye çıkmak istiyorum. Eşime tutunarak Pir Sultan heykelinin önüne
gidiyoruz. Sanki her yanım yanıyor, hayır üşüyorum. Orada, o tepede oturup,
insan olduğuma ağlamak istiyorum. Boğulacak gibi oluyorum, oracığa düşeceğim
sanki. Gençler çevremde toplanıyor. Herkes suskun, derin derin bakıyor. Sanki o
gün yılları yaşamışız.

Gece Banaz’ın sokaklarında dolaşıyoruz. Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin
günümüzdeki yöneticilerinden Gazi Arslan’ın evinde yer hazırlamışlar, sabaha
karşı baygın gibi uyuyorum. Karabasan gibi bir uyku. Sabah oluyor, yine
haberlerin başındayız. Evet, otuz yedi ölü.

Sabah köy erenleri toplanıyor, ölenlerimizi anmak için programı devam
ettirme kararı alıyorlar. Eli saz tutan gençlerle Pir Sultan heykelinin önüne
gidiyoruz. Meydan kalabalık. Bir halka oluşturuluyor. Sazın teline vuruluyor. Kimse,
kimseye bakmıyor, sanki insan olduğumuzdan utanıyoruz. Saz çalan genç hem ağlıyor
hem saza vuruyor. Elleri titriyor, ağlıyor ama saza vurmaya devam ediyor. “Alim
ne yatarsın, günlerin geldi” ve halka semahı dönülüyor. Sanki ölülerimiz de
aramızda.

Semah dönülür mü bu durumda? İşte gözlerimle gördüm, Pir Sultan’ın
heykelinin önünde ağlayarak saza vuran gencin önünde halk halka olmuş, ölülerimizle
birlikte semah dönüyor. Halk ölülerinin acısını yüreğine böyle gömüyor. Sanki
tarih semah dönüyor.

Öğleden sonra Gazi Arslan ve yönetici arkadaşlarla İstanbul’a gitme ve
yapılabilirse cenaze törenlerine katılmaya karar verdik. İstanbul yolcuları
hazırlanıyor. Herkes mahzun, standımızda parçalanmış kitapları ve kasetleri
bile otobüse yüklüyoruz. Yola çıkıyoruz.

Hangi molada aradık hatırlayamıyorum ama Yürükoğlu yoldaşla telefonla
görüşüyoruz. Cenaze töreninin Ankara’da olacağını öğreniyoruz ve tüm
yoldaşlarla Ankara’ya gitme kararını alıyoruz. Otobüstekilere bunu duyuruyoruz.
Diğer yolcuların hepsi de Ankara’ya gitmek ve cenaze törenine katılmak istiyor.

Otobüsler Ankara’ya, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesine vardı.
Derneğin önü mahşeri bir kalabalık. Yaralılar geldi deyince, yol açılıveriyor.
Derneğe doğru ilerliyoruz. Öldürülenlerin yakınları var, ağlayanlar var. Beni o
halde gören boynuma sarılıyor. Kimin annesiydi hatırlamıyorum, ölen
dostlarımızdan birinin annesi, “onu da yaralı olarak getirecek misiniz” diye
soruyor. Yüzümü duvara dönüyorum.

Ankara tarihi bir gün yaşıyor. Binlerce Alevi, binlerce yoksul emekçi,
demokrat ve devrimci ölülerimiz ve yaralıları kucaklamak için orada. Yaralılar
gelmeye devam ediyor. Yanmaktan kıl payı kurtulan ozanlar, yazarlar geliyor.
Kalabalık dalgalanıyor.

İstanbul’dan yoldaşlar geliyor. Sarılıp, sarmaşıyoruz. Pankart açıp, kortej
oluşturuyoruz ve derneğin önüne yürüyoruz. Kalabalık bir grup bize doğru
geliyor, yalnız bunlar diğer katılımcılardan farklı. Devlet adamı protokolü
var. Biri bana elini uzatıyor. Binlerce insan dalgalanıyor. Elimi kaldırıyorum,
yüzü tanıdık geliyor: Erdal İnönü bu!

“Başbakan yardımcısı olacak utanmaz herif” diyorum, elini çekiyor. “Bizi
orada yakarlarken neredeydin de şimdi yanımıza geliyorsun” diyorum. Korumaları
İnönü’yü geri çekiyor. Ben bağırmaya devam ediyorum, “sekiz saat bize saldırdılar,
yaktılar, neredeydiniz şerefsizler.” Kalabalıktan alkış yükseliyor. Zamanın
özel televizyonu bu karşılaşmayı haberlerde yayınlıyor, “yaralılar İnönü’ye
saldırdı” diyor.

Ankara’da demokratik kitle örgütleri cenaze törenini düzenleme komitesi
kuruyor. Komitede, Kervan dergisi
adına ben, Pir Sultan derneklerinden bir arkadaş, İnsan Hakları Derneği adına
Akın Birdal, bir de sendikacı ve öğretim görevlisi Atilla Erdem var. Yoğun
toplantıları bünyem kaldırmadığı için yerimi İsmail Yıldırım’a devrediyorum.

Cenazeye katılım yüz binin üzerinde. Yalnız Kervan dergisinin flaması ardında on bin kişi yürüyor.
Sloganlarımızı yönetmekten sorumlu yoldaştan rica ettim, megafonu aldım.
Sloganlarımızı çağırdıkça, sanki vücuduma kan yürüdü, güçlendim, ağrılarımı
unuttum. Yüz binler şehitlerimizle yek vücut oldu. Meclisin önüne geldik.
Meclis koruma altında. Milletin vekillerini halktan koruyorlar!

O gece trenle İstanbul’a yola çıktık. İstasyonunda oturduğumuz lokantada,
su aldığımız büfede insanlar tanıyıp, geçmiş olsun diyor. Halkın bizi bağrına
basışı anlatılmaz bir şey.

İçinde bu yoğunlukta yaşadığım olayları, on yıl boyunca, Kervan dergisinin o günlerde yayınlanan
sayısı dışında bir daha yazmamıştım. Büyük toplumsal olaylar böyledir, çakalı
çıkar, tilkisi çıkar, olayın büyüklüğünü paraya tahvil etmenin yolunu bulur. At
izi, it izine karışmasın istedim Bu işin ticaretini yapıp küçülenlere adım
karışsın istemedim.

On yıl sonra Alev Yayınları’nın yaptığı bu çalışma ise tarihe bir belge.
Adeta o günleri yeniden yaşadım. Bu nedenle gülmemiz, ağlamamız, acımız, hislerimiz,
hepsini olduğu gibi yazdım, gördüğümü olduğu gibi anlatmaya çalıştım.

Şeriatçılar ve o günkü yöneticiler olayların çıkmasında Aziz Nesin’i suçladı.
Aziz Nesin kışkırtıcı ve tahrik edici ilan edildi. Sizce Aziz Nesin meselenin
neresindedir, asıl mesele nedir?

Herkes böyle bir tarihsel olaya kendi penceresinden bakar. Bu doğaldır. Bir
komünist olarak ben de sisteme karşıt oluşumun penceresinden bakarım. Düzenden
çıkarı olanlar şeriatçıları aklama çabası içinde Aziz Nesin’i suçlamaya
kalkıştılar. Hatta bazı bağrı yanık liberaller bir yandan ölülerimize göz yaşı dökerken,
Aziz Nesin’in “kışkırtıcı” olabileceğini bile öne sürebilmişlerdi.

Gerçek ortadadır. Aziz Nesin kışkırtıcı değildir. Sivas’ta Aziz Nesin
olmasaydı da bu saldırı ve katliam yaşanacaktı. Aynı zincirin bir başka halkası
olan Gazi Mahallesi olayında katiller katliama girişmek için Aziz Nesin’e gerek
duymadılar.

Biz Aziz Nesin’i dinledik. Ne söylemiş de kim tahrik olmuş? Aziz Nesin bu
toprakların yetiştirdiği onurlu bir aydındır ve ne söylediğini bilerek, seçerek
konuşmuştur.

Olaylardan kısa bir süre önce televizyon için yapılan röportajda kışkırtıcı
muhabire verdiği aklı selim içindeki yanıtlar böyle bir provokasyon karşısında
nasıl davranmak gerektiğini öğrenmek isteyene derslerle doludur. Provokasyon
soruların sakin konuşarak, görüşlerinden taviz vermeden yanıtlamak, yapılan
saldırıyı geri çevirmek ustalığı orada görülebilir. Herkesin okumasını salık
veririm.

Aziz Nesin, cehaletten beslenen siyasi İslam’a kendi üslubu içinde mücadele
veriyordu. Bunu yaparken her inanışa saygılı olduğunu, ancak kendi inanışına da
saygı gösterilmesini beklediğini vurguluyordu. Bunun neresi tahrik?

Olayın sorumlusu başka yerde aranmalıdır. Sivas katliamında, “polisi halkla
karşı karşıya getirmeyin” diye buyuran Cumhurbaşkanı Demirel’dir. “Otelin
dışındaki vatandaşlarımıza zarar gelmemiştir” diyen Başbakan Çiller’dir.
“Güvenlik güçlerimiz vatandaşlara zarar vermemek için büyük mücadele vermiştir”
diyen Başbakan Yardımcısı İnönü’dür. “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı
tahrik edici konuşması olayları bu hale getirdi” diyen İçişleri Bakanıdır. Olay
sırasında telsizden polislere “müdahale etmeyin” diyen Emniyet Müdürüdür. Eli
kanlı katillere “gazanız mübarek olsun” diyen Belediye Başkanıdır. Kimin
olaylarda tahrikçi olduğu, kimin saldırganları kolladığı, onlara gerekçe
hazırladığı açık değil mi?

“Türkiyeli Müslümanlar” imzasıyla yayınlanan “Müslümanlar” başlıklı
bildiri, Aziz Nesin’in etkinliğe katılacağı belli olmadan önce Sivas’ta bilgisayar
çıktısı olarak dağıtılmaya başlamıştır. Aynı bildiri, bu kez daktilo ile
yazılmış ve altına elle, “gün Müslümanlığı yerine getirme günüdür” eklenmiş
olarak tekrar dağıtılmıştır. Solcuların bile eline geçen bu bildiriden,
devletin istihbaratın haberdar olmaması mümkün mü?

Açıktır ki polis, istihbarat, devlet yöneticileri ve politikacılar yapılan
hazırlıktan haberdardır. En azından önlem almadıkları, hatta bu planlı-örgütlü
katliamı teşvik ettikleri, olaylar başladığında müdahale etmedikleri için
suçludurlar. Aziz Nesin’e iftira atarak bu suçtan kurtulamazlar.

Mahkeme süreci ve sonucu ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Bu katliam bir avuç katilin işi değildir. Öyleyse bir avuç katilin yargılanması,
cezalandırılması adalet olabilir mi?

Bu katliamdan yalnız şeriatçıları sorumlu tutmak safdilliktir. Olayın
şeriatçıların devlete karşı başkaldırısı olduğunu öne sürmek, Kemalistler arasında
revaçta da olsa, aynı saflığı ve dar kafalılığı yansıtır. Kemalistlerin pek
sevdiği devlet, başından sonuna kadar bu katliamın içindedir, sorumluluğu
paylaşmaktadır, taşımaktadır.

Bu olay, Alevileri devlet eliyle Şeriatçılara kırdırma taktiğinin somut bir
örneğidir. Sivas olaylarının ardından dört yıl geçmeden, Gazi Mahallesinde
yaşanan katliamda bu daha açık görülmüştür. Bu katliamda da tüm kademelerden
memurlar, devlet yöneticileri ve siyasetçiler kendilerine uygun rolleri
oynamışlardır.

Ankara’nın devrimci avukatlarından Ali Yıldırım yoldaşın bir yazısından aktarma
yapmak isterim:

“Yüzden fazla
sanıklı davanın iddianamesi yirmi dokuz sayfadır. Onun on sekiz sayfası
sanıkların kimlik bilgilerine ayrılmıştır. Otuz yedi insanın katledildiği
insanlık tarihinin en barbar saldırılardan birinin iddianamesi on bir sayfalıktır.
… Bu on bir sayfa da olayların derinliğine ilişkin olmaktan çok polisin anlattıklarına
ilişkindir.” (Ali Yıldırım, “Planlı, Programlı Katliam”, Kervan, sayı 31)

Mahkemenin tutumunun, devletin tutumunun devamı olması kaçınılmazdı.
Katıldığım duruşmalarda gözlemlediğim, sanıkların değil, şikayetçi durumunda
olanların yargılanmakta olduğuydu. Duruşma salonunda müdahil avukatlar
susturuldu, sanıkların fiziki saldırısına uğramalarına mahkeme heyeti ses bile
çıkarmadı. Hatta, 25 Mart 1994 tarihli duruşmada “ammenin selameti bakımından
duruşmanın gizli yapılması” kararı alındı. Bunun üzerine müdahil avukatlar
duruşmalara katılmama kararı aldılar. Gün be gün süren, zorlu bir hukuk savaşı
verdiler.

O gün “böyle adalete lanet olsun” demiştik, bugün de aynısını söylüyoruz.

O günden bugüne Türkiye’deki yaşanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? On
yıl içinde değişen, “gelişen” şeyler nelerdir?

Aradan geçen on yıl toplumun tarihi açısından bakıldığı zaman kısacık bir
an, ama bir insan yaşamı açısından uzun bir dönem.

En önemli tespit: Katliamı yapan çapulcular devletten bağımsız değildi.
Katliam devlete ve sisteme yaradı. Kurbanlar Aleviler, aydın ve emekçi
solculardı. Sistem, ömrünü uzattı.

Tarihi olayları tahlil ediş, kafa karışıklığını kaldırmaz. Tarihi kafa karışıklığı
ile sorgularsan, bilinç bulandırırsın. Alevi toplumunun en sevilen yazarlarından
biri olan Lüfti Kaleli kitabında ne diyor:

“Vali Ahmet
Karabilgin olaydan iki yıl kadar önce, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün
yakın çalışma arkadaşı olarak Sivas Valiliğine atanmıştır. Karabilgin, Atatürkçü
kişiliği ve ödün vermez tutumuyla Sivas’ta şeriatçıların tepkisini almıştır. …
Ancak Ahmet Karabilgin … Sivas’ın asayişinden birinci derecede sorumlusu ve
devletin Sivas’taki temsilcisi olarak, olayın önlenmesi için askeri ve sivil tüm
birimlere emir vermiş, ama verdiği emirlerin hepsi havada kalmıştır. … beklenen
yardım gelmeyince bir ara ölüm paniğine kapılmıştır. Ve aciz kalmıştır.” (Lütfi
Kaleli, Sivas Katliamı ve Şeriat,
Alev Yayınları, s. 81.)

Valiyi böyle değerlendiren Lütfi Kaleli, Emniyet Müdürü için de şunları
yazıyor:

“Emniyet Müdürü
Doğulkan Öner de Atatürkçüdür. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1964 mezunudur
… 125 camisi, 680 tane cami yaptırma ve yaşatma derneği bulunan Sivas il
merkezinde 346 arkadaşı ile görev yaparken … O’na, ağır bir suçlama altında
olduğunu [telsizden polise ‘müdahale
etmeyin’ dediğini
BD] söylüyorum.
Bu sözü kendisinin söylemiş olabileceğini söylüyor.” (Agy, s. 82-83)

Görüleceği gibi Alevi toplumunda aydınları arasında bile devlet konusunda
kafalar iyice karışık. Onların hala bu devletten umutları var. Bu umutlarının
gerçekleşmesi için iyi devlet adamı, Atatürkçü devlet adamı arama inancı
yaygın. Bu devletin sıra işkencesinden geçirdiği her devrimci bilir ki, bu
beklenti bir hayaldir. Alevi aydınlarının göremediği ya da görmek istemediği
nokta budur.

Bu devletin iyi adamı da – kötü adamı da bu devletin Atatürkçü adamı da –
Atatürk karşıtı adamı da, emekçi halkın çıkarlarının karşısına dikilen bir
sömürü sisteminin adamıdır. Bu sistem yıkılmadıkça ve onun devleti
dağıtılmadıkça, iyi ya da Atatürkçü devlet adamları da egemen sınıfın çıkarına
hizmet eder.

Bu sistem ve onun devleti işçi sınıfı öncülüğünde emekçi halkın muhalefetini
istemiyor; işçilerin ve emekçi halkın aydınlanmasını istemiyor; her şeyden önemlisi,
Alevi toplumu ile işçi sınıfı hareketinin bir araya gelmesini istemiyor.

Yıllardır yapılan tüm Alevi şenliklerine katıldım. Neredeyse tümüne
katılımcılar, yazarlar, ozanlar, panelistler, sanatçılar, düzenleyen kadrolarının
çoğunluğu sola, sosyalizme yakın insanlardı. Pir Sultan isminin çağrıştırdığı
devrimcilik, direniş geleneği, taviz vermezlik sistemi zaten yeterince
ürkütüyordu. Bu geleneğin sosyalizm istemi ile birleşmesi, sistemi esas ürküten
budur. O yılki Pir Sultan Abdal etkinliği, başarıyla tamamlanabilseydi,
“işçiler, Alevilerle yol musahibidir” fikri önemli yol alabilecekti. Sistemin
saldırısını bunu önlemeye yöneliktir.

Sistemin saldırısı çok yönlüdür. Türkiye basınının ünlü kalemşörleri eliyle
psikolojik savaş yürütülmüştür. Türkiye’nin en büyük üç boyalı gazetesi, Hürriyet, Milliyet ve Sabah, Sivas
katliamını “Sivas’ta Aziz Nesin isyanı” olarak sunmuştur. Cengiz Çandar’dan
Oktay Ekşi’ye kadar nice gazeteci ve televizyoncu bu koroya katılmıştır.

O günlerde Aleviler üzerinde oynanmakta olan kirli oyuna gönüllü yazılan Cem dergisi ve onun yazarı İsmet Zeki
Eyüboğlu da bu psikolojik savaşa katılmıştır:

“Kim ne
derse desin ne düşünürse düşünsün, çağrıldığım, olacakları sezdiğimden
gitmediğim Sivas’ta yükselen yalımları tutuşturan o şenliği düzenleyenlerdir.
Yıpranmış inançlarla kudurmuş insanların azgın duygularını gereksiz yere
körükleyenlerdir. … Ün kazanarak yandaş toplamak, yapıtlarını satıp gelir
sağlamak insanları sevmek, Alevileri güçlendirmek, onlara uygarlık yolunu
göstermek değildir. Sivas’ta Anadolu’nun yüzlerce yıllık ışığını söndürenler,
gericilerin hınç bıçaklarını bileyenler, İstanbul’daki kimi yayın araçlarında
ün tutkularını gidermek için bilmeden anlamadıkları konuları toplumun önüne
serenlerdir.” (Cem, Ocak 1994)

Cem yazarı Eyüboğlu’nun kafasıyla bakılırsa, Pir Sultan “Şah” deyip. Seyh
Bedrettin “yarin yanağından gayri her şeyde, hep beraber” deyip, Hallac-ı
Mansur “en-el Hak” deyip, gericileri tahrik etmese katledilmezlerdi,
asılmazlardı, derileri yüzülmezdi!

Sisteme yağcılık yapmaya soyunan, özü sözüne ters bu saman dolu kafaya
sormak lazım: Pekiyi de Kırıkhan’da, Maraş’ta, Çorum’da katledilen yüzlerce
Alevi kimi, nasıl tahrik etmişti? Neden gericilerin tahrik olma ve katliam
yapma özgürlüğü var?

Sivas olayı, büyük tarihsel olayların yaptığı gibi, sapla samanın birbirinden
ayrılmasana yardım etti.

Saman dolu bu kafalar, devlet kapısında yağlı kuyruk kaparak Aleviliği,
Sünni İslam’ın içinde eritmek görevini üstlendi. Birer ışık ocağı olarak
kurulan cem evlerini, Kuran kursu verilen, Sünni İslam karanlığı çökerten
gericilerin cirit attığı devlet dairelerine dönüştürdü. Aleviler ile
devrimciler, sosyalistler, komünistler arasına set kurulmaya çalışıldı. Acıdır
ama gerçek budur.

Direniş geleneği ise Gazi Mahallesi’nde, cezaevi direnişlerinde, açlık
grevlerinde ve ölüm oruçlarından yeniden kendini gösterdi. Ama her şeye karşın geriledi.
Aradan geçen on yılda Türkiye’deki sendikalı işçilerin sayısının dört, beş
milyondan, bir buçuk milyona gerilediği; yaklaşık on milyon insanın gizli açlık
sınırının altına itildiği; işçi sınıfının belinin sendikasızlaştırma,
özelleştirme, taşeronlaştırma ve işten çıkartmalarla büküldüğü ortamda, ilerici
Alevi hareketi de geriledi.

Temiz, duru bir siyaseti izleyen, kendisi için hiçbir şey istemeyen, bayrağına
“insan” yazılı komünistler her yerde emekçi Alevilere şunu hatırlatıyor: Katliamdan
sonra geçen on yıl boşuna değildir.

Bu bin yıllık yürüyüştür, kavgadır. Yeter ki örgütlerimize sahip çıkalım,
başımıza yönetici seçtiklerimizi yalnız bırakmayalım, çalışmalarını denetleyelim.
Aleviliği gericiliğe kardıranlara karşı çıkalım, Alevilerle işçilerin yol musahipliği
fikrini güçlendirelim. Sivas katliamının toplumsal hesabı ancak böyle
sorulabilir.



*Kervan dergisi muhabiri olarak etkinliğe katılan ve Kültür Merkezi önünde
yaralanan Bekir Delibaş. [Daha sonradan mahkeme kararı ile soyadını Güven
olarak değiştirdi.-AK]

Foto: Mehmet Özer.






Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir